Mavi İlahi

"Mavi İlahi"

Uyandığımda yatağımın içinde sırılsıklamdım. Korkunç bir rüyanın kan ve tuz kokusu hala burnumdaydı. Saate baktım, geç kalmıştım. Kahvaltı ve kahveyi pas geçip sabah metrosuna yetişmek için büyük bir aceleyle kendimi sokağa attım. Merdivenleri koşarak inerken metro kapılarının kapanmak üzere olduğunu ayrıca içine sığışmak için neredeyse daracık bir alanın bile kalmadığını görebiliyordum. Yine de son saniye yetişip bir adımımı kayar kapıların arasındaki basamağa atınca insanların söylenerek itişmesiyle benim sığabileceğim dar bir boşluk oluştu. İş yerine yaptığım bir saatlik yolculuk ayakta, tanımadığım insanlarla sıkı bir temas halinde, havasız ve daracık bir alanda geçmişti. Etrafıma bakındığımda siyah ile beyaz arasında, grinin çeşitli tonlarını içeren o geniş paletle boyanmış bir şehri görüyordum. Bütün bu sabah koşturmacası ve açlığın da etkisiyle ofise vardığımda tüm enerjim tükenmişti bile. Evrak çantamı ve kol çantamı masaya bıraktıktan sonra sırasıyla ofis arkadaşlarımla selamlaştım. Bana nasıl olduğumu soruyorlardı fakat söyleyecek pek bir sözüm de yoktu. Hayatıma büyük oranda hâkim olan monotonluğun dün de en ufacık bir değişime maruz kalmadığı aşikardı. Aksine onların anlatacak çok şeyi vardı. Ağızlarından çıkan sözler somut biçimler alarak havanın yoğunluğunu artırmanın yanında anlamlı bir bütünlük oluşturmuyordu. Sabah selamlaşması bittikten sonra işimizin başına geçmiştik. Ofisteki masam şehrin manzarasını en iyi görebileceğiniz pencerenin yanındaydı. Binaların arasından şehrin biraz ilerisinde kalan denizi de görmek mümkündü. Çoğu zaman uzun uzadıya seyrederdim bu siyah beyaz manzarayı. Bazı zamanlar zihnim türlü oyunlar oynar ve gözlerim grinin çeşitli tonlarından oluşan bu şehre başka renkleri barındıran bir boya paletinden kimsenin aklına gelmeyecek renkler damlatırdı. Şöyle göz ucuyla bir baktım pencereye, küçük gri gümüşi renklerde bir kızılgerdan konmuştu pervaza. Sanki benimle göz göze gelmeyi bekliyormuş gibi kafamı çevirdiğim an uçup gitmişti. Ne yazık ki o gün yapılacak çok iş olduğundan benim hayallere dalmaya ya da resim yapmaya vaktim yoktu, bilgisayarı açmıştım. Dünden kalan bitiremediğim raporların üzerinden geçiyor ve onları kategorize ederek dosyalıyordum. Ardından bitirilmiş işleri takip listesinde işaretliyordum. Ciddi bir çalışma düzenimiz vardı. Bu düzenin içinde olmak beni bir açıdan rahatlatıyordu. Böylece etrafımdaki insanların olur olmadık vakitlerde yaptığım işe sağladığım konsantrasyonu bölmeleri engellenmiş oluyordu. 

O gün de işte böyle sıkı bir şekilde işe konsantre olmuşken usulca içimde bir şeyler kıpırdanmaya, kulağıma bazı sözler fısıldamaya başladı. Sıklıkla başıma gelen ve görmezden gelmeye alıştığım bu durumu tarif etmem gerekirse; bir karın sancısı gibi, açlık gibi, mide bulantısı gibi içimi kemiren, eğer kulak verecek olursam söyleyecek çok şeyi olan sivri dişli bir ağız diyebilirdim. Niye bu defa bu kadar güçlendiğini anlayamıyordum. Bir çift el karnımı deşip içeride organlarımı sıkıp büküyor gibiydi. Tansiyonum düşmeye ve dengemi kaybetmeye başlamıştım. O esnada derinlerden yankılanan belli belirsiz bir ses duyar gibi oldum. Biri bana ismimle sesleniyor gibiydi. Etrafıma bakınıp kimsenin benden tarafa bakmadığından emin olunca hayal kurduğumu düşünerek işime döndüm. Fakat birkaç dakika sonra yine aynı ses. Heceleri hiç acele etmeden uzunca bir araya getirerek ismimi çağırıyordu. Tanıyamadığım bu sesin ofiste birine ait olma ihtimali düşüktü. Yine de çevremdekilere tek tek bana seslenip seslenmediklerini sordum. Herkes kendi işiyle meşguldü, kimse adımı çağırmamıştı. Gaipten sesler duyduğuma vakıf olduktan sonra midemin burkulmasıyla işimin başına geri döndüm. Tekrar aynı ses… İnsanı rahatlatan tatlı melodik o ses. “Ne istiyorsun benden?” “Kimsin?” Umutsuzca etrafıma bakınmaya başladım. Biri bana şaka yapıyor olmalıydı. Ses sanki onu duymazdan geldikçe giderek daha sık aralıklarla yinelemeye başlamıştı. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Güneş bulutların ardında ama gökyüzü ışıl ışıldı. Deniz ileride küçük bir aralıktan grinin oldukça açık bir tonunda ışıldayarak göz kırpıyordu. Bir an için omuzlarımdan parmaklarıma ve kalçalarımdan ayaklarıma doğru bir şeylerin süzüldüğünü hissettim. Tüm tüylerim dikelmiş kaslarım gerilmişti. İçimdeki burkulma çözülmüştü. Bir itki, daha düşünmeme fırsat vermeden bedenimi ofisten dışarı attı. Merdivenleri koşarak inerken birkaç kişinin şaşkın bir şekilde bana seslendiğini ve onlara çarptığım için neredeyse düşme tehlikesi atlattıklarını görebiliyordum. Fakat bedenim sanki benim şoförlük etmediğim bir hızlı tren gibi durmaksızın hareket ediyordu. Çevremde olan biteni izleyen kendi bedenindeki bir yolcu gibiydim. Kendimi dışarı attığımda adımlarımı yavaşlatan topukluları ayaklarımdan fırlatıp attım. Öyle güçlü koşuyordum ki eteğimin dikişleri patlamış, bacaklarımın arasında üç parçaya yırtılmıştı. Can havliyle bir yere yetişmeye çalışıyor gibi, hayır, bir defa duyduğum o sesi kaçırmamak için, sanki çok uzaklardan çok özlediğim bir dostum gelmiş gibi, hayır, uzun zaman önce kendimden geriye bıraktığım bir parçamı bulmuş gibi koşuyordum. Nefes alacak fırsatım bile yoktu, ciğerlerim yanıyordu, kaslarım sızlıyordu. Saçlarımı sıkı sıkı topladığım tokam yavaşça kayıp geride kalmıştı. Kollarımı sallarken gömleğimin birkaç düğmesini patlatmıştım. Harap halde görünüyor olmalıydım fakat daha öce hiç hissetmediğim tuhaf duygularla sarmalanmış vaziyetteydim. Şehrin içinde arabalarla dolu yollara atlıyor, türlü kazaları ucu ucuna atlatıyor, insan kalabalığını yarıp kaldırımlara zıplıyor, deli gibi koşturuyordum. Ses tekrar ettikçe tüm bedenimden bir şeyler boşalıyor gibiydi. Bir kaldırıma zıplarken bu kadar koşmaya alışık olmayan dizlerimden iç gıcıklayan bir ses gelmişti. Fakat ben durmak istemiyordum, geriye bakmak istemiyordum. Durduğumda canımın ne kadar yanacağı umurumda değildi. Yalnızca koşmak, koşmak, koşmak, o sesin geldiği yere kavuşmak istiyordum. Tatlı ses bir kere daha uzun ve narin harflerle, yavaşça adımı çağırdı. Tek odaklandığım şey her hücremin uzanıp tutunduğu ve beni de beraberinde çektiği bu gizemli sesti. Eğer koşmazsam kendimden kopacak gibiydim. 

Tüm o kaosun sonunda uzaktan, ofisimin penceresinden her gün gördüğüm o ışıl ışıl deniz… İşte biraz ilerideydi, bu defa griden başka bir renkte parlıyordu. Dikkatimin başka hiçbir yere dağılmasını istemiyormuş gibi gözlerimi alan bir renge boyanmıştı. Belki ben hayal görüyordum. Kokusunu içime çektim. Yosun ve genzi yakan bir tuz kokusu… Adım atar atmaz ayaklarımı içine çeken kumlar yumuşak, kaygan ve sıcacıktı. Üzerinde koşmak oldukça zordu. Birkaç defa beni bir bataklık gibi içine çekip tökezlememe sebep olduktan sonra ayak parmaklarım şaşırtıcı şekilde ne yapması gerektiğini öğrenmeye başlamıştı. Kumları kavrayarak öyle ustalıkla hareket ediyordu ki bu işi neredeyse düz bir zeminde koşmak kadar kolaylaştırıyordu. Denize doğru büyük bir hızla ilerlerken bir an bile duraksamadım, yavaşlamadım. Rüzgâr ellerini saçlarımın arasına dolayıp hızla çekiyordu. Dalgaların köpükten, serin parmakları sarı kumları okşuyor, bedenime çarpan kum taneleri ise tenimde minik sıcak izler bırakıyordu. Sonu nereye gidiyordu bunun? Bedenim düşünecek bir aralık bırakmadan ilerleyip denizin kıyısına vardı. Dalgalar ayak bileklerime tırmanıp geri çekiliyordu. Buz gibi davetkar bir çağrı… Bu çağrıya karşı koyamadan büyülenmiş gibi denize doğru yürümeye devam ettim ve kalbimi saran mavi ilahiye boyun eğerek bir balık misali denize daldım. 

Daha önce hiç yüzmemiştim. Fakat henüz daha gözlerimi açamadan oldukça rahat yüzebildiğimi fark ettim. Hayır, bu rahatça yüzmekten fazlasıydı, büyük bir ustalıkla, hayvani bir şekilde yüzüyordum. Gömleğim üzerimden parçalanmış ve tüm elbiselerim geride kalmıştı. Su tüm bedenimi tek bir aralık bırakmadan kucaklıyor, içinde rahatça hareket edebilmem için beni yönlendiriyordu. O sırada tüm bedenim kaşınıyor, geriliyor, yarılıyordu. Acıyla geriye dönüp baktığımda göbek deliğimden aşağısının sedef rengi pullarla kaplanarak bir balık kuyruğuna dönüştüğünü gördüm. Kulaklarımın hemen arkasında oluşan yarıklar, kalçalarımı örtecek kadar uzun saçlarım, ensemden aşağı tüm omurgamda nizami şekilde meydana çıkmış yüzgeçlerle ben artık bambaşka bir şeydim. Nefes almak önceden bildiğim şekilde gerçekleşmiyordu fakat bu haline de hiç yabancı değildim. Üstelik bir an bile durmadan sanki öteden beri aşina olduğum bu denizin derinliklerine doğru büyük bir hızla yüzmeye devam ediyordum. Öteden beri midemde hissettiğim o ağrı bana şimdi yön gösteren bir seziye dönüşmüştü. Beni bir şeylere doğru çekmeye çalışıyordu. Beni çağıran tatlı ses artık kulaklarımda değil, zihnimde bir yankı gibiydi. Hatta daha çok görünmez bir pusula gibi, zihnimin haritalandıramadığı bu derin bilinmezlikte önümde bir fener yakıyordu. Bedenimin her kıvrımı suyla kopmaz bir bütünlük oluşturuyordu. Bunca zaman ne yapıyordum ben? Midemden tırmanıp şimdi boğazıma yükselen sancı neredeyse bir çığlık kopartmaya hazır gibiydi. Göğsümde ağır bir taş taşıyormuşçasına derinlere çekiliyor ve doluyordum. Giderek karanlıklaşan derinlikte türlü mağaralardan geçip daha önce hiç görmediğim türden canlılarla karşılaştım. Burnumun ve kulaklarımın bir işe yaramadığı bir gerçekti fakat sanki daha evvelden hiç kullanmadığım yeni bir duyum açılmış gibiydi. Yönümü tayin eden, beni ihtiyaç duyduğum şeye doğru çeken, karanlığı aydınlatan bir duyu…

Ne kadar böyle yüzdüm ne kadar ilerledim bilmiyordum. Açlık ya da susuzluk hissetmiyordum. Zaman algım da çarpılmıştı. Burası bilinenlerin ötesinde bir şeye sürüklüyordu beni. Türlü balık sürüleri, çeşitli mercanlar ve daha önce hiç görmediğim türden canlılarla karşılaşıyordum. Bunlar benim hayalini kurduğumdan bile çok çeşitli renklerdeydi. Mağaraların, taştan oyukların, metrelerce uzunlukta yosun ormanlarının içinden geçtim. Karanlığı bölen ışık huzmelerinin önümde uzun şeritler oluşturduğunu gördüğüm vakit yüzeyle giderek yakınlaştığımı anladım. Suyla havanın buluştuğu o ince çizgiyi geçtiğim anda ciğerlerimde biriken ağırlığı serbest bıraktım. Tiz ve uzun bir çığlıkla önceki hayatımdan geriye kalan tüm duyguları havaya bıraktım. Artık gerçek anlamda nefes almaya başladığımda etrafımda kayaların üzerine yerleşmiş onlarca yarı balıkla karşılaştım. Bu ben miydim? Ben onlardan biriydim artık. Beni, tam da bu anda buraya gelmemi bekliyorlarmış gibiydi. Hiçbirinin yüzünde şaşkın bir ifade yoktu. Parmaklarının aralarındaki yüzgeçleri gerdirerek bana doğru uzatıp ellerini yukarıdan aşağıya çekerek büyük bir ciddiyetle beni selamlıyorlardı. Upuzun saçları kalçalarına kadar dökülüyor oradan denize karışıyor ve gördüğüm en uyumlu bütünlüğü oluşturuyordu. Aralarından geçip ileride, hepsinin ortasında, suyun içinde derin bir karanlığa ulaştım. Rengin giderek koyulaşmasına bakılırsa burası oldukça derin bir bölgeydi. Ve ne yazık ki ses bu derin, korkunç çukurdan bana seslenmeye devam ediyordu. Bu defa bana ne şekilde seslendiğini anlayamamıştım. Sanki ismimi başka bir alfabe ile telaffuz ediyor gibiydi. İşte bu noktada durup düşünme fırsatı bulabildiğime şaşırıyordum. Beni buraya kadar tutup sürüklemiş olan o kuvvet şimdi kaybolmuştu. Buradan sonrasını devam etmek benim dürtüsel değil, aklım ve kalbimle düşünerek alabileceğim bilinçli bir karar olacaktı. Ve bu beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü tam da şu anda, en büyük korkularımdan biri olan bu karanlık ve ıssız derinliğe doğru dalışa geçmeden evvel o cesarete ihtiyacım olacaktı. Tatlı ses hala tüm hücrelerimi gıdıklıyor ve beni kendine çekiyordu. Fakat bu defa sırtımdan tutup beni geri çeken bir de korku vardı. Bana ne yapmam gerektiğini söylerler umuduyla etrafımdaki diğer balık kızların gözlerine baktığımda derin bir sessizlik ve hüzün gördüm. Sanki daha önce burada bu karar binlerce defa alınmış gibi, onlar olan bitenin sessiz izleyicileriydi. Beni buraya çeken şey, bir zamanlar onları da mı çekmişti? Hepsi bu sınavdan geçmiş miydi? Bu teslimiyet hali sonucu belirleyen şeyin daima kader olduğunun bir ispatı mıydı? Endişeleniyordum, kızıyordum, korkuyordum… Ben daima bilinenden çıkıp gelmiştim. Bir an sonrası, bir gün sonrası, bir sene sonrası, muhtemel ölümüm hep belirliydi. Yeni bir şey yoktu, sürpriz yoktu, her şey olağandı. Bir an, sadece kısa bir an içimden bir isyan dalgası beraberinde bir merak ve arzuyu çekiştirdi. Her şeyin belirli olduğu bir dünyadan belirsizliğin koynuna bir yolculuk. Belki bu benim kurtuluşumdu. Kulaklarımı, zihnimi, kalbimi o tatlı sese bağlayıp karanlığın derinliklerine daldım. Hızla batıyor, hiçbir şey göremiyordum. Su ve karanlık. Bu korkunç yolculuğun her bir anı pişmanlığımı giderek artırıyor geri dönmek için çok geç olup olmadığını sorgulamama sebep oluyordu. Artık bir geri dönüş yolum var mıydı ki? Yüzmeye devam ettikçe su giderek soğuyor ve hareket etmemi zorlaştırıyordu. Kendimi ilerlemeye zorladım. Devam edemeyeceğimi anladığım noktada akıntıya teslim oldum. Derin ve karanlık denizin boşluğunda sürüklenen küçücük bir balıktım şimdi. Ne düşündüğümün kim olduğumun bir önemi yoktu. Okyanusta bir damlaydım. Küçük, değersiz, değiştirilebilir, anlamsız bir damla. 

Artık bir şey hissetmiyordum. Zihnimin ıssız ve derin boşluğu beş duyu organımla algıladığım her şeyi bir yankı bile meydana getirmeksizin yutup sessizliğinin bir parçası haline getiriyordu. Nereden geldiğimin daha önce kim olduğumun bir önemi yoktu. Bu büyük okyanusun bir parçasıydım. Diğer tüm balıklar gibi besleniyor, yüzüyor, uyuyordum. Okyanusun derin ilahisi kesintisiz bir şekilde kulaklarıma doluyordu. Böyle kendimi bilmeden kim bilir ne kadar zaman bu bütünün bilinçsiz ve ayrılmaz bir parçası olarak yüzmeye devam ettim. Artık varoluşun acımasız yankısı derin bir acıya dönüşmüyordu midemde. Ta ki buraya hiç de ait olmayan bir şeyi fark edene kadar. Küçük gri bir kızılgerdan derin denizde, önümde yüzüyor benimle göz göze geliyordu. Bir rüyadan uyanırcasına sarsılmıştım, mideme yeniden bıçaklar saplanıyor acıyla kıvranıyordum. Sırtımdan tutan bir kol beni uzun bir yol boyunca boşluğa doğru çekiyor, nefesimi kesiyordu. Sonrası, yine uzun bir karanlık... Uyandığımda yatağımın içinde sırılsıklamdım. Korkunç bir rüyanın kan ve tuz kokusu hala burnumdaydı.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Düşsel Anılar

Bahçe

Koza