Bahçe

"Bahçe"


Anılar ne tuhaf değil mi? Her kontrol ettiğinde şekil değiştiriyorlar, sen başını diğer yana çevirdiğinde çaktırmadan yer değiştiriyorlar veya siliniveriyorlar hafızandan. Ben de tamamen silinip yok olmadan evvel kıyıdan köşeden bulduğum parçaları birleştirip çocukluğuma dair en belirgin anılardan birini topladım bugün.

İçinde yaşadığımız doğayla koparılamaz bir göbek bağımız var. Aldığımız nefes, içtiğimiz su ve yediğimiz yiyecek kadar aslında yaşamsal düzeni ve döngüleriyle de bize okunabilir bir kaynak oluşturuyor içinde bulunduğumuz dünya. Bize ihtiyaçlarımızı fısıldıyor, sakin ve bilgece etrafımızda örüyor kendi düzenini. Fark ettim ki insanın gün içinde bir on dakika başını camdan uzatıp nefes almaya, güneşi selamlamaya, etrafında hiç duraksamadan gerçekleşmeye devam eden değişimleri fark etmeye ihtiyacı var. Hatta okuduğum bir çalışmadan anımsadığım kadarıyla gün ışığı vücudumuzdaki dopamin ve serotonin hormonlarını herhangi bir yapay ışığa göre kat kat daha fazla artırıyormuş. Toprağa basmanın vücudumuzdaki negatif enerjiyi nötrlediğini de duymuştum önceden. Özellikle açık havada yapılan fiziksel aktivitelerin de hem psikolojik hem fiziksel sağlığımız üzerindeki pozitif etkilerini biliyoruz. Şunları da eklemem gerek; bizim problem çözmeye, bir şeyler üretmeye, birlik anlayışına, beraber başarmaya ve beraber başarısız olmaya da ihtiyacımız var. Bunları düşünürken geçmişte aile dostlarımızla düzenli olarak yaptığımız bir hafta sonu faaliyetine gitti aklım. Babam İstanbul’a yerleşip kendine bir aile kurup dostlar edindiği dönemden sonra, hayatta yapmayı en çok sevdiği şeylerden biri de toprakla uğraşmak, ekip biçmek, üretmek olduğu için, kendine küçük bir arsa satın almıştı o dönem hatırladığım kadarıyla. Burası babamın ailesinin ve dostlarının her hafta sonu gittiği, insanların böylece bir araya geldiği, çocukların çılgınlar gibi çamura bulandığı, erkeklerin ahşaptan çardak, kulübe ve pergolalar inşa ettiği, kadınların yemekler yapıp bitki yetiştirdiği neredeyse masalsı bir ortamdı. Buraya hepimiz “Bahçe” derdik, evlerimiz ayrı olsa da burası hepimizin ortak bahçesiydi. Güneşli günlerin hasretini çekerdik sırf Bahçe’ye gidebilmek için. Diğerlerinin evlerinde de bunlar yaşanır mıydı bilmem ama biz kardeşimle her hafta sonu geldiğinde “Bahçeye gidiyoruz!” diye heyecana kapılır, orada arkadaşlarımızla yapacağımız işleri/oyunları planlardık. Babalarımız mangal yapmak için et alırdı, annelerimiz evlerinden kekler, sarmalar getirirdi, çocuklar en sevdikleri oyuncaklarını toplarlardı. Kavga kıyamet evden çıkılır, ilk gelen aile bahçe kapısının kilidini açar hemen ateşin üzerine çay konulur, masaya kahvaltılıklar dizilirdi. Herkes yiyip içip halleştikten sonra işine koyulurdu. Şimdi düşünüyor ve anlıyorum da insanların ihtiyaçlarını ne güzel tespit edermiş babam. Toprak elenir, tohumlar ekilirken sabır, tahtaları kesip şekil verirken meşakkatli işlere dirayet, o tahtaları bir araya getirir bir bütün oluştururken sebat, her hafta ekinler sulanırken gayret öğrenilirmiş orada. Kadınların bazıları ellerine çekiç alıp yamulmuş çivileri düzeltirlerdi vura vura, sanki içlerindeki karmaşaları da düzeltirmiş gibi. Kimi ağır tahtaları sırtlanıp taşır, kimi ateş yakar, kimi yemek yapar, kimi oturup seyrederdi. Bir cinsiyet ayrımı yapılmaksızın kişilerin fıtratlarına göre ya da o anki ruh hallerine en iyi gelecek şekilde doğal olarak pay edilirdi tüm bu işler. Çocuk da olsak biz de tutardık kimi işlerin ucundan. Etrafa saçılmış çivileri toplar, yerleri süpürür, yeni yapılan salıncağı test ederdik sıra sıra. Tabi o sıra bir kaymayagörsün, kavga kıyamet kopardı. Bütün gün çalışıp/oynayıp yorulduktan sonra midelerimiz guruldar, yemeğe geçerdik. Temiz havanın ve yorgunluğun etkisiyle acıktığını hissedebilmek ne kadar gerçek ne kadar insaniymiş şimdi anlıyorum. Uzun yıllardır sanki hiç o zamanlar acıktığım gibi acıkmadım. En aç kaldığım vakitlerde bile… Bir de düşünürüm şimdi, çizdiğim bu güneşli, sıcacık resmin içindeki o insanlar aslında ne dertler ne büyük çileler içinden çıkıp gelmiş insanlardı. Çocuk yaşımda bunları bilmezdim elbet. Sonra öğrendim ki orada o dertlerini tedavi eder, yaralarını sararlarmış bu insanlar. Derinin ilacı merhemse ruhun ilacı da birlik beraberlik ve çalışmakmış. Bolca çalışmak, yorulmak, acıkmak ve yemek. Şimdiki birikimimle artık biliyorum ki ruhsal rahatsızlıklarda insanlara önerilen bir terapi çeşidi de zihinsel ve bedensel faaliyetlermiş. O zamanlar hiçbirimiz bilmiyorduk bunu. Yaşıyorduk, çünkü doğamız buydu. Birinin öğretmesine gerek yoktu belki de insan olmak böyle bir şey olduğu için biz de yaşıyorduk, nefes almak gibi. Vahşi yönümüzü besliyorduk ufak ufak. Haftanın bir günü bizim oluyordu, koşuyor, yoruluyor, nefes alıyor, acıkıyor ve doyuyorduk. Tüm bunları en doğal yönümüzle yaşıyorduk. Dönüştürülmemiş, yapaylaştırılmamış, doğasından koparılmamış bir yönümüzle. 

Babam belki bilinçli belki bilinçsiz, şu hayatta en ihtiyaç duyduğumuz şeyi sunuyordu bize. Yaşamak. Ailemizle ve sevdiklerimizle birlikte gülmek, kimi zaman kavga etmek, üretmek, yetiştirmek, başarmak, yenilmek, felaketlerle birlikte başa çıkmak. Bir hafta inşa ettiğimiz çardağın diğer hafta yıkıldığını görüp baştan başlardık, bu bize hayatta da düştüğümüzde kalkmayı öğretirdi. Toprağın sert ama merhametli tabiatını öğrenirdik. Ektiklerimizi yemenin hazzını, dalından koparılan meyvenin lezzetini, birlikte yenen yemeğin doyuruculuğunu öğrenirdik. Kavga ettikten sonra o kişiyle yan yana iş yapmayı öğrenirdik. Ama en önemlisi de mutlaka tekrar bir araya gelmeyi öğrenirdik. Bahçeye girdiğimizde normal hayat kapı dışarı kalırdı. Bunu kabul etmeyen gelmesin denirdi. Dışarıdaki hayatta birlikte iş yapıp anlaşmazlık yaşayan koca koca adamlar burada yan yana toprak kazardı. Tartışıp küsen kadınlar birbirine yardım etme bahanesiyle yeniden barışırlardı. Bir araya gelip konuşacak fırsatımız olurdu burada. Dış dünyanın bahaneleri o duvarların arkasında kalır, senin de sığınacak bir yerin olmazdı. Mecbur kalırdın anlaşmazlıklarını halletmeye. Konfor alanından çıkardın, insana doğal bir şekilde hayatla yüzleşmeyi öğretirdi bu Bahçe. 

Sonra ne mi oldu? Zaman geçti, anlaşmazlıklar büyüdü düşmanlıklara dönüştü kimisi. Bazısı dış dünyadaki korunaklı alanına döndü. Bazısı uzaklara taşındı. O “Bahçe” satıldı bir vakitler. Babam kendine yeni bir yer kurdu. Kendi “Büyük Bahçe’sini” yaptı. Anlıyorum ki herkes içinde bir parça Bahçe alıp götürdü oradan. Sonraları onun ne demek olduğunu anlayanlar kendi Bahçesini kurdular, ektiler, yetiştirdiler, çocuklarına öğrettiler, meyvelerinden yiyip ikram ettiler. Anlayamayanlar o eski bahçenin bir parçasını anılarında ve içlerinde gizli bir yere yerleştirip toprağını koklayıp durdular. Uzun yıllar nadasa bırakılmış toprakları giderek kuraklaştı. Şimdi ben bilmem elbette. Ama kim bilir, belki bazısı o topraklara hiç duyulmamış bitkilerin tohumlarından serpiştirmişlerdir de gittikleri yerlere de onların çiçeklerinden meyvelerinden götürüyorlardır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Düşsel Anılar

Koza