Koza

 

"Koza"


Bir mumun alev alışı gibi değil, kalın bir perdenin ardında açar gibi gözlerimi, uyandım. Neredeyim? Doğdum mu yoksa öldüm mü? Gördüğüm yıldızsız bir gökyüzü gibi karanlık. Hissiz, uyuşmuş, taşlaşmış bu şey ben miyim? Zihnim uyandıkça sorular akın ediyor. Ben kimim? Hareket et! Buraya nasıl geldim? Hareket et! Ne zamandır buradayım? Hareket et! Cevap yok. Hareket et! Uzunca zaman çalışmamış bir makinenin paslı kolları gibi gıcırtıyla, oldukça yavaş bir şekilde ayrılıyor parmaklarım boynumun kenarlarından. O ilk an, ardından gelen ani şok. Uyuşuyor, karıncalanıyor, acıyor, bir elektrik akımı parmaklarımdan avuçlarıma, oradan dalga dalga yayılıyor içinde kapana kısıldığım omurgalı bedene. Kurumuş boğazımın gerisinden tırnaklarıyla tırmanıp yükseliyor acı bir inleme. Fakat böylece öğreniyorum “ben olan” bedenin her bir parçasını. Başım, boynum, kollarım, gövdem, kalçam, bacaklarım… İçini doldurduğum bu etten kemikten bedeni kefen gibi saran bu örtü de ne? 

Ellerimi çözüyorum yavaş yavaş, sonra göğsümün üzerinden birleşip sıkıca bedenime dolanmış kollarımı gevşetiyorum. Bacaklarımı oynatıyorum bu daracık alanda. Bütün bu hareketler bir ağaç dalının çatırdaması gibi oluyor. Sanki bedenimi oluşturan bu parçalar hareket etmeye uygun değilmiş gibi. Göğüs kafesimin arasında uykusundan uyanan kalbim daralıyor bir an. Aldığım nefes yetmiyor, giderek boğuluyorum bu yerde. Çıkmam gerek! Bu perdeyi yırtıp “dışarı” çıkmam gerek. Fakat bu kireçlenmiş kaskatı bedenle hiçbir şeyi karşılamaya hazır değilim. Ya perdeyi yırttığım an ölürsem? Ya benden daha büyük canlılara yem olursam? Ya yanan alevlerin ortasında ya da bir okyanusun derinliklerindeysem ve bu perde beni koruyan tek şeyse? Belki şimdi akıl edemediğim nice bilinmez olasılıklar ağır bir duman gibi çöküyor zihnime. En iyisi bilinenin sıcağını bilinmeyenin soğuğuna terk etmemek. Hayata döndüm. Beni bir anne kucağı gibi sarıp sarmalayan, koruyan, sıcak tutan bu örtü görüp görebileceğim tek merhametli şey olabilir. Böyle şefkatli kollarda yaşayıp ölmek dışarının soğuğunda donarak ölmekten yeğ değil midir? Evet, en iyisi burada, bu aşina olduğum kucakta kalmak.

Yine de zaman geçiyor. Geçiyor ve bitmiyor. Ben hala buradayım. Elimde değil; merak ediyorum. Acaba bu örtünün ardında neler vardır? “Orası” nasıl bir yerdir? Bu kalın perdenin süzgecinden geçip kulaklarıma ulaşan boğuk sesler bana hiçbir ipucu vermiyor. Bir çıtırtı duydum sanki! Ateşin sesi mi bu yoksa ağaç dallarının mı? Hafif bir sarsıntı, ince bir ürperti duydum. Kupkuru gözlerimi döndürüyorum yuvalarında zorlukla, bir şeyler mi görüyorum? Tüm bunlar zihnimin bana oyunları mı? Bir gölge geçti sanki, bir ışık parladı ardından. Ne zamandır buradayım? Serin bir rüzgâr yaladı kefenimi. Sahi, nasıl girdim buraya? Sıcak eller dokundu sanki bedenime. Çıkmam mı gerekti buradan, kalmam mı? Buradan öncesini hatırlamıyorum ki, nasıl bilebilirim sonrasını! Şimdi de beni sarıp sarmalayan örtüme minik bir şeyler çarpıyor sanki. Bir sürü onlarca, yüzlerce, hayır sayamıyorum bile. Nedir bu? Belki de çıkıp yüzleşmeliyim tüm cevaplarla. Bu çılgınca merakımı dindirmeye değmez mi kısa bir yaşam ihtimali? O da ne? Şimdi de ben, bir salıncak gibi sallanıyorum sanırım. Hayır, bir şey beni hareket ettiriyor. Bir şey yaklaşıyor. Bir şey örtüme dokunuyor. Sivri uçlu uzvuyla dürtüyor beni her yanımdan. Canım acıyor. Nefesim kesiliyor korkudan. İşte! Tahmin ettiğim gibi, dışarısı korkunç, dışarısı tehlikeli! Bir süre dürtüyor her bir yanımı o şey, belli ki örtümü parçalamaya çalışıyor fakat nafile. Nefesimi tutmuş hareketsiz bekliyorum içeride olduğumu anlamasın diye. Çok zor değil, bir ölüden farksızım ne de olsa. 

İşe yarıyor işte, yavaşça uzaklaşıyor o yaratık. Sanırım içeride uğraşmaya değer bir hayat olmadığını anladı. Ellerimi ağzımın üzerinden çekiyorum. Öncesine göre daha mı aydınlık oldu burası? Bir sızıntı var bir yerde. Yaratık incecik bir yırtık bırakmış örtüme. Bu merhametli kucağı kaybetmek istemiyorum. Ellerimle yetişebiliyorum o deliğe, tekrar dikemem. Fakat… Eğilip baksam görür müyüm dışarıyı? Zorluyorum bedenimi ama yok, olmuyor. Tam bu omurgalı bedene göre daracık örülmüş bu örtüde hareket etmek imkânsız. Vazgeçiyorum çabalamaktan, yorgunum, yaralıyım, çıkabileceğimi sanmıyorum. Gözlerimi kapatırsam belki tekrar uyurum. Böylece kalan ömrüm korunaklı ve huzurlu bu yerde son bulur. Böylece çabalamama gerek kalmaz. Nihayetinde ölüm ile burun burunayım ya dışarıda ya içeride…

Doğal bir şekilde uyuyorum, uyanıyorum, bir süre sonra artık, uyuyamıyorum… Düşüncelerimden başka bir şey kalmadı geride. Bir de o küçük delik. Zaman zaman belli belirsiz bir ışık sızıyor içeriye. Bazen parmaklarımla oynuyorum. Bazen umursamıyorum fakat tuhaf bir şekilde düşüncelerimin tam ortasında, bir kaya gibi sarsılmadan duruyor. Zaman geçtikçe bedenim yeni bir uyuşukluğa alışıyor. Hareket etmek istiyorum. Bir an önce ölmeyeceksem hareket etmek istiyorum. Sabrım tükeniyor. Belki de olabilecek her şeyi göze almaya daha yakınım artık. Parmaklarım kaşınıyor, ellerim istemsizce uzanıyor örtüye. Beni bunca zaman sarıp sarmalayan, sıcak ve güvenli bir kucak sunan bu örtü şimdi beni karanlığa, taş gibi bir sabitliğe mahkûm ediyor. Düşüncelerim karşıt fikirler arasında oynaşıyor. Bilmiyorum, vereceğim herhangi bir karar ötekinden daha iyi olacak mı? Farkına varmadan ellerim o yırtığa uzanmış yine, parmaklarım arasından geçmiş. Bu yırtık bu kadar büyük müydü? Artık bir elim içinden geçebiliyor. Elimin uzandığı yerde bir boşluk var. Hiçbir şeye değmiyor. Diğer elimi de iteliyorum. İkisinden de güç alırsam yırtığı içinden çıkabilecek kadar genişletebilirim. Bir dakika! Önce düşünmeliyim, ne zaman aldım ben bu kararı? Başından beri olması gereken buydu, aslında hep biliyordum. Burada ne aldığım nefes yetecek beni yaşatmaya ne de düşüncelerim. Görmem lazım, bilmem lazım, anlamam lazım…

Zorluyorum iki elimle birden. Çok kalın, çok güçlü. Ya da ben çok güçsüzüm. Omuzlarımdan destek alıp iteliyorum. Yırtık çok aşağıda, bu iş zor olacak gibi. Ellerimi geri çekiyorum derin bir nefes alıyorum. Tam göğsümün önünden dayıyorum kollarımı. Ben ittirdikçe o esniyor, içeride başka köşelerden beni sıkıştırıyor. Hayır, karar verdim, çıkacağım! Şimdi karşı koyamazsın! Daha güçlü itiyorum, ellerimle, kollarımla, omuzlarım ve ayaklarımla. Olabilecek her yerden zorluyorum. İnliyor sanki. Tuhaf sesler çıkarıyor. Sallanıyorum sağa sola. Bir yerde asılı gibiyim. Tekrar derin bir nefes alıp deniyorum. Zorladıkça güçleniyorum, ya da örtü zayıflıyor. Tırnaklarım koparcasına saplıyorum ona. İnce kesikler oluşuyor önce. Ardından bir kumaşın yırtılması gibi uğultulu seslerle sökülüyor. 

Gözlerime saplanan bu bıçaklar! Baş aşağı dönüyorum, ayaklarımdan bana tutunmaya devam eden örtüye asılı sallanıyorum bir süre. Daha gözlerimi açamadan düşüyorum. Çok uzun bir düşüş değil bu, fakat her yanım acıyor. Sert, pürüzlü bir zemindeyim. Bir şeyler batıyor her bir yanımdan. Göz kapaklarım yırtılırcasına ayrılıyor birbirinden. Bu defa başka, beyaz, parlak bir örtü seriliyor önüme. Hala uyuyor muyum? Göremiyorum. Ellerimle yokluyorum etrafı. Bedenime bir soğuk sarılıyor. O sıcacık örtü yok artık. Bu tuhaf bir şekilde rahatlatıcı. Derince taze havayla dolduruyorum ciğerlerimi. Sanki daha önce hiç gerçekten nefes almamışım. Gözlerim yavaş yavaş alışıyor bu aydınlığa. Karmakarışık bir paletin renkler yığınından önce sarı yükseliyor güneş oluyor, koyu mavi aşağı damlayıp deniz oluyor, yeşil ağaç dallarına asılıyor narince. Üzerinde oturduğum dalda usulca ayağa kalkıyorum. Nefesim kesiliyor. Tüm bunları daha önce görmüş olmalıyım. Beynim uğulduyor. Başımı kaldırıp az önce içinden doğduğum, şimdi ise paçavra bir kumaş parçasına benzeyen o ana kucağına bakıyorum. Omurgalarımın en sonundan bir ürperti yükseliyor enseme doğru. Sahi ya, onu ben ördüm! 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Düşsel Anılar

Bahçe