Düşsel Anılar
![]() |
| "Düşsel anılar" |
Çocukluğuma dair anıları düşündüğümde daima gerçek mi kurgu mu emin olamadığım görsellerle karşılaşırım. Tadı, kokusu, sesi, hissiyatı olan görseller. Sarı, açık ve koyu yeşil tonlarda bahçeler, tarlalar hatırlarım. Kırmızı küçük gelincikler, sarı papatyalar, kantaronlar, üfleyince her yana dağılan, tohumları küçük bir perinin eteklerini andıran, o zamanlar adını bilemediğim beyaz tuhaf çiçekler… Düşlediğimde kendimi sakin, huzurlu, meraklı, bazen de ana teslim olmuş hissettiğim mekanlar. Bir dağın rüzgârlı yamacı, dalgaların yankılandığı bir sahil, sık ağaçlarla çevrili bir orman. Burnuma gelen çeşitli kokular, göz kapaklarımın ardından gelip geçen gölge ışık oyunları. Dünyada henüz bilmediğim, anlamlandıramadığım çok fazla şeyin olduğu, keşfetmenin heyecanının dorukta olduğu zamanlar. Hayal etmenin gerçekte orada bulunmaktan daha öte bir deneyim olduğu anılar.
Bana kalırsa hepimizin çocukluğunda gidip gitmediğinden pek de emin olmadığı, ama anılarında sezgisel hatlarla resmini çizebildiği, hissedebildiği, ilginç ve karmaşık bulduğu yerler vardır. Benim çokça var. Böyle anıları düşlemeye ya da hatırlamaya bayılıyorum. Gerçek miydi yoksa o zamanlar gördüğüm bir hülyadan mı aklımda kalmıştı emin değilim. Ve bu his çok heyecanlı. Hala bilmediğim, çözülememiş gizemlerimin olması, çocukluğumun daha önceden okuyup da sonrasında neler yaşandığını unuttuğum bir kitabı andırması, zaman zaman duyduğum bir melodiyle ya da aldığım bir kokuyla o hiç bilmediğim belki de unuttuğum anılara seyahat etmem hayatı benim için inanılmaz lezzetli hale getiriyor.
Bugün elime örümcek ağlarının arasına yuvarlanmış, uzun zamandır ortalarda göremediğim minik, plastik bir çiçek geçti. Bu defa bir koku bir melodi değil de küçük yapay bir çiçek beni bir anda elimden tutup geçmişe uzanan bir koridorun kapısından içeri çekti. Bir anda çok tanıdık ama çok eski bir his sardı her yanımı. Tanıdık bir şeylerin unutulmuş kokusunu duydum. Elime yapışan toz zerrelerinin güzelliğini fark ettim. Ne tuhaftır ki aklanıp paklanmış evlerin aksine o eski toz duman, düzensiz, her köşesinde yaşanmışlık barındıran, terk edilmiş evler daha bir ilgimi çekerdi, daha bir tanıdık gelirdi bana. Çocukluğumda da böyle bir yerin varlığını hatırlıyorum. Düzensiz ağaçlar ve otlarla örülmüş dar bir yoldan geçerek ulaştığım o gizli bahçesini. Herkesten gizli, bir başıma içeri girip dip köşe tüm gün araştırmak istediğim o gizemli yeri. Havada uçuşan çeşit çeşit böcekleri görür, hoyratça büyümüş çalıların ve bitkilerin vahşi kokusunu duyardım herhalde. Şimdi gülerek anımsıyorum da bu evin de sessiz sakinleri vardı. Alçıdan cüceler, mermerden yapılma o ciddi ifadeli biçimli heykeller. Hayranlıkla inceler her an dile gelip konuşabileceklerini sanırdım o zamanlar. Çünkü hiç kimsenin bir ses duyamayacağı o yerde ben kendimce sesler duyar, hareketler sezerdim. Belki ağaçların yaprakları ardında saklanan mini mini peri kızları, belki yerdeki taşların diplerinde oturan küçük cüceler ya da hayaletler. Muhakkak bir şeyler vardı oralarda. Ben gözümü çevirdiğim esnada bana çaktırmadan hızlıca geçip giden, insani gözlerden gizlenmek için bin bir çaba harcayan o yaratıklar. Oradalar biliyorum. Şimdilerde hala seziyorum, bakışlarım ufacık bir an olsun yakalar gibi oluyor o hayalet hareketlerini. Asla gerçekten göremiyorum ama olsun, önemli değil. O ufak, benim için mutlak surette önemli anları ben biliyorum. Belki de bana bir şeyleri hatırlatmak için zamanın olmadığı bir yerlerden süzülüp gelen o varlıkları hissediyorum.
Elbette bir kâşifin önünde hiçbir kilit duramayacağından o terk edilmiş evin kapısı bana açık olurdu. Gıcırdayan kapıdan usulca süzülerek içeri dalar, girebildiğim tüm odaları, dolapları, çekmeceleri kurcalar, geçmişe ya da şimdiye dair yaşanmışlık izleri arardım. Zamanın eskittiği bu yerler delicesine ilgimi çekerdi. Ellerime örümcek ağları dolanır, tozdan ayaklarım kararır ve ben her an yeni bir şey keşfetme olasılığının büyüsüyle keşfe ram olurdum. O evin toz içindeki pencerelerinde asılı sararmış perdelerin arasından gün ışığı süzülürdü içeri. Bahçesinden tanımadığım kokular dolardı. Örümcek ağlarının ve yıllarca dokunulmadan birikmiş tozun pisliğin dantel dantel süslediği, hatta güzellik ve değer kattığı, elime geçen hiçbir eşyaya dair net bir fikrimin olmadığı, bu yüzden gördüğüm her şeyin, her yeni dokunun, her yeni ışığın, her yeni gölgenin, her yeni kokunun dikkatimi çektiği, merak içinde oradan oraya dolanıp araştırdığım bir bahçe ve bir ev. Tozlu raflarda çerçeveler içinde birilerine dair fotoğraflar bulmayı umardım. Çekmecelerde eski, kararmış takılar olurdu. Dolaplarda bir zamanlar birilerinin dudaklarına çay kahve ikram etmiş fincanlar. Fakat ben daha ötesini arardım. O dünyayı bilinmez bir aleme bağlayan bir geçit, uzun yıllardır orada tek başına kalmış, arkadaş arayan bir ruh, tüm gözlerden büyük bir ciddiyetle saklanmış periler ve hayaletler, başka hiç kimsenin bilemeyeceği gizler ve sırlar…
Neler gördüğümü, neler keşfettiğimi anlatmayacağım bu yazıda. Zaten kalemimi alıp da defterin başına her oturduğumda kimisi kurgu kimisi gerçek çokça şey anlatıyorum. Belki verilmiş sözlerim var çocukluğuma dair, belki görülen şeyler yalnızca görülmeye, yaşanmaya muktedirdir, anlatmaya değil. Öyle bile olsa anlatacak çok hikâye var. Göğsümün ve zihnimin kıvrımlarında dolaşıp duran, kimi zaman uğrayıp kimi zaman kaybolan, kaybolmadan eğer bir ucundan tutabilirsem anlatmaya değer çok şey var. Ve ne mutlu ki çocukluğunu hülyalar yaratarak geçirmiş ve artık gerçekle kurgunun kaotik bir karışımından oluşan bu yazar hikayeler anlatmayı çok seviyor…

Yorumlar
Yorum Gönder